BÜYÜK PROJELER ADAMI

19/11/2009 · Kategori: Dosyalar

"2010'da İstifa" : Serhan Ada


Pek sevgili her yerin ve zamanın adamı ve "hocam" Serhan Ada, İstanbul 2010'daki Kent Kültürü Yönetmenliği ve Büyük Etkinlikler Koordinatörlüğü görevlerinden istifa etti.

16 Ocak'ta yapılması plânlanan 2010'un resmi açılışından da sorumlu olan Serhan Hoca'nın istifası ile, açılışa bu kadar kısa bir süre kalmışken 2010 AKB Ajansı'nın ne yapacağı gerçekten bir merak unsuru, zira 2010'a iki aydan kısa bir süre kalmış ve ortada doğru düzgün bir proje bile yokken bari “bir milyon İstanbullu’nun katılacağı, tüm kente yayılan, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ve daha sonra yapılacaklara örnek olacak” bir açılış olsa da biraz gözümüz boyansaydı.

Neyse, 2010 sükut-u hayali ile daha fazla vakit ve nakit kaybedilmeden bir an önce 2011'e geçmek dileğiyle...

EMRE ERBIRER  

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

NE OLUR YARDIM EDİN GİDİYOR

19/11/2009 · Kategori: Dosyalar

 
 

Kurulduğu günden beri tartışılan ve elle tutulur bir iş
yapamamasından şikayet edilen İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı
(AKBA) Yürütme Kurulu'ndan bir istifa daha... 
Duayen turizmci Faruk Pekin,görevinden istifa ederken ortaya ciddi suçlamalar da attı. 
Pekin'in
TurizmdeBuSabah'a gönderdiği bildiriyi noktasına dokunmadan yayınlıyoruz: 
AVRUPA KRİTERLERİNE UYULMUYOR... KAMU-YEREL YÖNETİMLER - SİVİL TOPLUM YÖNETİŞİMİ SAĞLANAMIYOR. 
Ancak, AKBA içinde benim için bir yol ayrımı oluşmuştur. AKBA YK'nin bugünkü
yaklaşımı, 2010 Girişim Grubu'nun YK ve genel Ajans çalışmalarından inatla
dışlamak istenmesi; Avrupa Kültür Başkenti kriterlerine, Avrupa Birliği ile
Avrupa Komisyonu'na bu konuda verdiğimiz taahhütlere, Sayın Başbakanın ilgili
ilk sözlerine, ilgili Sayın Bakanın açıklamalarına karşı alınan kararlar ve de
özellikle Bütçe ve İhale Komisyonu'nun (BİK) oluşumunun yasa dışılığı
nedenleriyle YK üyeliğinden istifa ediyorum. 
İstanbul'un ilgili Avrupa kurumlarınca, Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinden
sonra Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan 12 Nisan 2006 tarihinde İstanbul
Conrad Oteli'nde konuya ilişkin bir basın toplantısı yaparken oturduğu masada
İstanbul Valisi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının yanı sıra İstanbul
2010 Sivil Girişim Grubu'ndan da 3 kişiye yer vermişti. Medyada çok büyük
ölçüde yansıyan bu görüntüde, ilk kez bir konuda, sivil toplum böylesine bir
yüksek oranda temsil ediliyordu. Sayın Başbakan yaptığı konuşmada sivil toplum
temsilcilerine, Girişim Grubu'na canı gönülden teşekkür ettikten sonra kamunun,
yerel yönetimlerin ve sivil toplumun birlikte ortaklaşa önemli işler
yapacağından söz etmişti. 
Ben de bu inançla Şubat 2008'de İstanbul Odakule'de yapılan Danışma Kurulu'nda
söz alarak toplantı tutanaklarına geçen konuşmamda özetle şunları söylemiştim:
" 2010 Yılında belki büyük etkinlikler, festivaller, konserler, sanat
olayları sergiler vb gerçekleştirebiliriz, ama önemli olan bunlar değildir,
önemli olan kamu, yerel yönetimler ve sivil toplum arasında yaratmamız gereken
ortak çalışma ilkeleridir, bir yönetişim planıdır. Geriye tek kalacak olgu
budur." 
SANATA SAYGI YOK 
Ne yazık ki Avrupa kültür başkentlerine ilişkin Avrupa kurumlarının, Brüksel'in
de beklediği bu olguyu gerçekleştiremedik. Bugünkü YK'ye egemen olan anti-sivil
toplum, anti-sanat ve " satın almacı " yaklaşım ile böylesi bir
işbirliğinin gerçekleştirilmesi artık mümkün görünmemektedir. 
Neysi ki, bazı olumlu projeler ne olduğu anlaşılamadan, tartışılmadan hızla
YK'den geçerken, YK tartışmalarında o kadar diretmemize rağmen entelektüel
enerjiye hiç gerek duyulmadı. Kamu-özel sektör- kültür sektörü işbirliği,
sanatçılar, kültür politikaları, kültür operatörlüğü, kültürel dinamizm, çağdaş
sanatlar konuşulamadı. Söylediklerimiz güleryüzle dinlendi. Ancak yalnızca
dinlendi. 
Oysa konumuz, kentlilerin yaşam kalitesinin kültür-sanat yoluyla
yükseltilmesine ve kentlilik bilincinin oluşmasına katkıda bulunmak, kültürel
çeşitliliği desteklemek ve kültürlerarası diyalogu geliştirmek idi. 
Biz ise hep satın alma konuştuk. Arkeolojik işler, restorasyonlar müteahhitlere
bırakılmayacak kadar önemli konular iken, biz ehliyetsiz firmalara, belediye
şirketlerine iş dağıttık. Onlar da tarihi yapılara zarar verdiler. "Kamu
kuruluşu olarak zorunlu iş almamız gerektiği" belirtilen bu firmaların
çoğu işlerini zamanında bile bitiremedi. Sürekli " mehil "
istiyorlar. 
ŞEFFAF OLUNAMADI... DENETÇİLERİN UYARILARI DİKKATE ALINMIYOR 
18 Nisan 2009 tarihinde İstanbul'da Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın
Hayati Yazıcı 
gerçekleştirdiği basın toplantısında çok sayıda basın mensubunun önünde kamu
kaynaklarının çarçur edilmeyeceğini ve yanlışların üzerinin örtülmeyeceğini söyleyerek
şu üç konuda kamuoyuna söz verirken YK'ye de ışık tutmuştu: " ŞEFFAFLIK,
AÇIKLIK, DÜRÜSTLÜK." 
Şeffaflık ve açıklık konusunda hâlâ bir yol aldığımızı düşünemiyorum. Medyayı
bırakalım 2010 AKBA DK'yi oluşturan kurul üyeleri bile bu konudan şikâyetçi. 
29 Nisan 2009 günü Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişleri, YK üyelerine
işleyişe ilişkin, yol gösterici, uzun ve kapsamlı bir sunum yaptılar. Ne yazık
ki onların geçmiş döneme ilişkin eleştirdiği konular, büyük ölçüde aynen devam
ediyor, özellikle ihale ve satın almalar konusundaki önerileri dikkate
alınmıyor. İdari, mali hukuki bir dış denetim yok. Demirbaş listesi yok. Gerçek
bir nakit akış tablosu yok. Denetçilerin önerdiği suiistimali önleyici önlemler
alınmış değil. 
Kendi payıma, YK toplantılarında görüşlerimi dile getirirken ayrıca bir de YK
üyelerine 15 Mayıs 2009 tarihinde yazılı önerilerde bulundum ancak bu
önerilerim de büyük ölçüde dikkate alınmadı. 
Kanımca, YK toplantılarına ilişkin üç önemli zaaf var: Birincisi, alınan
kararlarda oybirliğinin zorlanması, karşı görüşlere itibar edilmemesi; ikincisi
BİK üyesi olmayan YK üyelerinin karar verdikleri konunun akıbeti hakkında
sonradan bilgi sahibi olamamaları; üçüncüsü YK toplantılarında DK
toplantılarında yapıldığı gibi zabıt tutulmaması. 
Bu üç zaaf, Ajans'ın niye kurumsallaşamadığını, işlerin hâlâ niye yürümediğini
büyük ölçüde açıklamaktadır. 
DEVLETÇİ "O KAFA" SÜRÜYOR... 
YK'nin BİK üyesi olmayan üyelerince alınan kararların, BİK sonrasında
bilinemediğine ilişkin YK toplantılarında açık açık görüşlerimi söylediğimde;
bu, haksız ve anlamsız bir biçimde kişisel güvensizlik, BİK üyelerine şahsi
itimatsızlık gibi yorumlandı. Şahsi itimatsızlık derdim olsaydı onu da açık
açık söylerdim. Oysa ben konulara kurumsal ve genel yaklaşımlar düzeyinde
değiniyorum. YK üyelerinin hiçbiriyle kişisel bir sorunum yok. Hepsine saygı
duyuyorum. Dile getirmeye çalıştığım şu gerçek: Sakat doğmuş bir yasada yanlış
kurgulanmış bir Ajans'ın "yaratıcı bazı çözümler" ortaya konmadan
düzeltilemeyeceği. Ajans işlerinin fiilen yürütülmesine, bazı çalışanlara hakim
olan "devletçi" "o kafa" ile de bu yapının düzeltilmesinin
mümkün olmadığı. Bazı kişiler ayrıldı, ama Kültür ve sanat dünyasını anlamayan,
hiçbir zaman da anlayamayacak "o kafa" devam ediyor. İktidar YK'de
değil; devlet kökenli bürokratlarda. Parayı onlar harcıyor, YK değil. Ama
sorumlu görünen YK. 
MALİ KONTROL KONUSUNDA DIŞARIDAN PROFESYONEL DESTEK İSTENMİYOR 
Başbakanlık Denetleme Kurulu müfettişlerinin mali konularda dışarıdan
profesyonel destek alınmasına yönelik önerileri de dikkate alınmadı. Bu konuya
ilişkin YK üyesi Halim Bulutoğlu'nun özel bir çalışması tartışılmadı bile. 
Bir BİK üyesi, görevinden istifa etti, istifasının nedenleri bile sorulmadı.
Oysa bu istifa bazı kurumsal nedenler içeriyor olabilirdi. Büyük Etkinlikler
Koordinatörü onca uzlaşma çabasından sonra istifa etmek zorunda kaldı. Yalnızca
suçlandı. İstifa nedenleri sorulmadı, araştırılmadı. 
Şu anda YK üyeleri ne karar alırlarsa alsınlar, sayıları yüz otuzu aşmış
çalışanlar ne yaparsa yapsınlar, Ajans, satın almacı ya da kamu kaynağı
yönetimini çok biliyor olduğu sanılan kişilerce yönetilmeye devam edecektir. Bu
kurumsal zaafın hangi vahim sonuçlara ulaşabileceği ise, 2010 Mart'ından sonra
çok daha net görülecektir. Medyada suistimal yazıları daha çok çıkacaktır. 
Yeri gelmişken şunu da belirtmeliyim ki; Ajans, personel politikası ve iş
verimliliği açısından felaket durumdadır; sorumluluklar, yetkiler, cezalar ve
ödüllendirmeler belli değildir. Ajansa uğramadan para alanlar, geç gelenler,
erken çıkanlar, verilen işi yapamayanlar, yaratıcı çalışmada bulunmayanlar, iç
kavgalar, bürokratik engellemeler... Değerli Arkadaşımız Ajans Genel Sekreteri
bezmiş durumdadır, çözümü proje sayısını azaltmakta görmektedir. 
Ajans eski genel sekreterinin görevden ayrılmasıyla birlikte ortaya çıkan
avantajlı durum çok planlı ve programlı bir yeni kadrolaşma ve personel
politikası uygulama şansı yaratmışken, gelişi güzel, duyurusuz, yapılacak işin
kapsamına göre bir aday araştırması yapılmadan ve çoğu bilinen taleplerle gelen
başvurularla elemanlar alındı. Böylesi bir politikayla Ajansta iş verimliliği
sağlanamazdı, sağlanamadı. İşler yürümeyince aynı yöntemlerle eleman alınmaya
devam edildi. 
DANIŞMA KURULUNA DANIŞILMIYOR 
Ajansın en önemli kurullarından Danışma Kurulu, gerçek anlamda
çalıştırılmamaktadır. Danışma Kurulu gündemine, bu kurulun tartışması gerekli
olan konular getirilmemekte, yeterli bilgi verilmemekte, DK üyelerinin sürece
katılımı sağlanamamaktadır. Daha da vahimi her konuda bilgi sahibi olması
gereken DK Başkanına gerekli bilgiler verilmemekte, DK Başkanı habersiz
kılınmaktadır. Gördüğüm kadarıyla DK Başkanı olaydan büyük ölçüde dışlanmıştır. 
YK üyeleri arasında da ortaya dökülmeyen ancak tek tek konuşmalarda dile
getirilen rahatsızlıklar davardır. YK Başkanı her konuda tek başına ilişki
kurmakla ve tek başına kararlar vermekle suçlanmaktadır. YK Başkan Vekili ya da
YK Başkan Yardımcısına hiçbir iş düşmemektedir. Ajansın her yerde tek kişi ile
temsili ciddi bir diğer sorundur. 
Kentlilerin ulusal ve uluslararası kültüre erişimi, kamusal alanların dönüşümü
( Hasanpaşa Gazhanesi, tersaneler ... gibi ), kültürel mirasın sahiplenilmesi (
UNESCO İzleme Komitesi Yönetişim Planı hâlâ yapılamamıştır ve bu AKBA'yı çok
yakından ilgilendirmektedir), geçmişe sahip çıkarken güncele, çağdaş sanatlara
olanak tanıma konuları, ne ilgili yönetmenlerin ya da uzmanların çalışmasına
bırakılmış ne de YK'de tartışılmıştır. 
Kanunda sözü geçen üç konunun akıbeti belli değildir. Rami Kışlası'nın ne
olacağını bilmiyoruz. Ayazağa Kültür Merkezi konusunda bildiğim kadarıyla bir
YK kararı yoktur. AKM süreci iyi yönetilememiştir ( bu konuda ilgili sendikanın
suçlanması Ajans'ı kurtaramaz) . 
HER ŞEYE KARAR VEREN BÜTÇE VE İHALE KOMİSYONU YASA DIŞI 
Gelelim benim YK'den kopmamı hızlandıran ana konuya. BİK'ten bir kişinin
istifası gündeme geldiğinde daha önceki uygulamaya göre bir centilmenlik
uygulaması olarak ve ilgili yasa gereği 5 kişilik BİK'te bir kişinin sivil
Girişim Grubu'ndan olmasını talep ettim. Bu talebim de diğer bir çok talebim
gibi ciddiye alınıp tartışılmadı; oylama ile, ilgili yasadaki açık hükme rağmen
sivil Girişim Grubu BİK' ten yasa dışı bir biçimde dışlandı. 
5706 Sayılı Kanunun 13-1.Maddesi gereğince YK'nin seçtiği Bütçe ve İhale
Komisyonu'ndaki 5 kişiden 2'si sivil toplum temsilcisi olmak zorundadır. İTO ve
İSO zorunlu meslek kuruluşu olup, insanların özgür iradesi ile üye olduğu TUSİAD,
MÜSİAD... gibi sivil toplum kuruluşu sayılamaz. Bu nedenle henüz YK 'nin 4
üyesinin seçilmediği sırada seçilen BİK yasa dışıdır. 
YK üyesi Ataman Onar'ın BİK'ten istifasından sonra tamamlanan ve şu anda görev
yapan BİK ise daha net biçimde yasa dışıdır ve BİK' in bugüne kadar aldığı
kararlar da yasa dışıdır, kadüktür. Böylesi bir yasa dışı çerçevede kalmayı,
aşırı İstanbul sevgim nedeniyle bile, daha fazla uzatamazdım. 
Dahası bugüne kadar medyada duayeni diye adlandırıldığım "kültür
turizmi" konusunda ileri sürdüğüm görüşlerimin hiç birinde sonuç alıcı
olamadım. Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi Girişim Grubu da YK'den
dışlanmıştır. Kısacası bu YK bünyesinde bir üye olarak Ajans'a hiçbir katkım
olamıyor. 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

U2 NİHAYET GELİYOR 2010 un EN BÜYÜK ORGANİZASYON

2/11/2009 · Kategori: Projeler Hakkinda Yorumlar

U2 Ajans'tan ne kadar para alacak
Türkiye'de konser vermesi beklenen İrlandalı grup U2, kaç milyon dolara 'ikna oldu'
01 Kasım 2009 Pazar 09:03
Uzun yıllardır Türkiye'de konser vermesi beklenen İrlandalı grup U2, sonunda 'ikna oldu' ve 6 Eylül 2010'da İstanbul'da hayranlarının karşısına çıkacak.
Bilet fiyatlarının açıklandığı basın toplantısında konuşan U2'nun konser organizasyonunu yapan Nation Live adlı ajansın yöneticisi Tim Dowdall, 'U2 bugüne kadar insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye'ye gelmeyi reddediyordu' sorusunu 'Hayır, sorun maliyetti' diye yanıtladı.
Atina'daki konserden 4 milyon dolar alacağı bilinen U2'nun İstanbul için daha yüksek bir rakam istediği söyleniyor.
Kulislerde konuşulan rakam 10 milyon dolar civarında. Konsere yaklaşık 100 bin kişinin gelmesi bekleniyor, bilet fiyatları da 50 ila 750 lira arasında değişiyor. Tahmin edildiği gibi konsere 100 bin kişi gelirse sadece bilet gelirinden 20 milyon TL gelir sağlanacak. Konserin sponsorlarının da olduğu unutmamak gerekiyor yani onların da desteği söz konusu.
Burada kritik soru, İstanbul 2010 Ajansı'nın yapacağı katkının tutarı. Konserin maliyetinin milyon dolarları bulduğu biliniyorken ve bugüne kadar Türkiye'de konser verilmemesinin tek nedeninin maliyet olduğu açıklamaları göz önüne alınırsa 2010 Ajansı'nın yapacağı maddi desteğin tutarı önem kazanıyor.
Esin Gedik/Akşam

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

AKBA'NIN SAVUNMA YAZISI

28/10/2009 · Kategori: Idari Yorumlar___

"Proje üretmek en temel misyonumuz; kendi projemize ayrıcalık tanımayız"                                                         

Son günlerde medyada yer alan ve ajansta çalışan yönetmenlerin kendi projelerinden pay aldıklarını iddia eden haberlere İstanbul 2010 AKB Ajansından yanıt geldi.

  - Ajansımız sadece dışarıdan gelen projeleri fonlayan bir kurum değil, tabi ki kendi projelerimizi de üretiyoruz. Şu an devam etmekte olan projelerin yüzde 22’si ajansımızın kendi ürettiği projeler.

- Hiçbir yönetmenimiz veya direktörümüz, ajanstan aldığı maaş dışında herhangi bir ücret, prim veya pay almıyor.

- Tüm yönetmen ve direktörlerimiz, kendi projelerini üretme süreci ile dışarıdan gelen projeleri değerlendirme sürecini birbirinden ayrı tutabilecek yetkinlikte.

- Ajansımızın proje değerlendirme süreçleri, uluslararası standartlarda tanımlı ve tamamen şeffaf. İsteyen herkes, her bir proje hakkında bilgi alabilir.

 İstanbul, 23 Ekim 2009 – Son günlerde, basın organlarında yer alan kimi haberlerde gündeme getirilen bazı iddia ve suçlamalar karşısında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı olarak önemli gördüğümüz bazı hususları ayrıntılı bir biçimde kamuoyumuzla paylaşmıştık. Ancak aynı haberlerin, ısrarla devam etmesi karşısında, özellikle İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın proje üretim süreci ile ilgili detayları bir kez daha kamuoyumuzla paylaşma ihtiyacı duyuyoruz.Bilindiği üzere, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, İstanbul’u Avrupa Kültür Başkenti olarak hazırlamak, 2010 yılında gerçekleştirilecek etkinlikleri planlamak ve yönetmek, kamu kurum ve kuruluşlarının bu amaçla yapacakları çalışmalarda koordinasyonu sağlamak amacıyla kurulmuştur. Ajans, bu misyonu yerine getirmek için üç ana alanda (Kültür-Sanat, Kentsel Uygulamalar ve Kültürel Mirasın Korunması, Turizm ve Tanıtım) hem proje üretir, hem de dışarıdan gelen projeleri değerlendirerek destek verilmeye ygun görülenleri destekler.Bugüne kadar ajansımızla ilgili olarak medyada çıkan haberlerin bir kısmında, İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın sadece kamuoyundan gelen projeleri değerlendiren ve kabul edilmeleri durumunda fonlayan bir yapı gibi yansıtıldığı veya kamuoyunda, kısmen de olsa, böyle bir izlenim olduğu anlaşılmaktadır. Ajansın bugüne kadar uygulamaya koyduğu projelerin önemli bir kısmı (yüzde 78’i) dışarıdan gelen projeler olmakla birlikte, yüzde 22’lik ciddi bir bölümü bizzat Ajans’ın kendi yönetmenlik ve direktörlüklerinin ürettikleri, yani müellifi ajans olan projelerdir. Daha net bir ifade ile, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın şu anda fonlamakta olduğu 421 projenin 93’ü Ajansın kendisinin ürettiği projelerdir. Bu projeler bizzat Ajansın kendi insan kaynağının ve entelektüel beyin gücünün ürettiği projelerdir. Elbette gerekli olduğu durumlarda ajans dışından da katkılar alınmaktadır. Her bir proje, ilgili yönetmenliğin veya direktörlüğün kollektif çalışması sonucu ortaya çıkmaktadır. İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın yönetmenliklerinde ve direktörlüklerinde ise alanlarının yetkin ve değerli kültür-sanat üreticileri, fikir önderleri, entelektüelleri ve kültür yöneticileri görev almaktadır.İstanbul 2010 AKB Ajansı gibi bir ajansın, kendi projelerini üretememesi gibi bir durumun söz konusu olamayacağı aşikardır. Zira, Türkiye’nin en yetkin kültür-sanat insanlarının, entelektüellerinin ve yöneticilerinin Ajansta bulunma sebepleri sadece dışarıdan gelecek projeleri değerlendirmek olamaz.Burada önemli olan ve altı kuvvetle çizilmesi gereken nokta şudur: Söz konusu insan kaynağının tamamı, İstanbul 2010 AKB Ajansı için sözleşmeleri ile sabit aylık ücretleri dışında hiç bir ücret, prim, bonus veya pay almamaktadır. Kendilerine ait bir proje olmadığı gibi, üretimine katkıda bulundukları herhangi bir projeden pay almaları da söz konusu olamaz. Projelerin uygulamasında faydalanılacak dış kaynakların ve altyüklenicilerin ajans çalışanları ve özellikle de yönetmen ve direktörler ile bir illiyet bağının olmaması diğer bir önemli etik prensiptir.Bu çerçevede, bir kısmının bilgi eksikliğinden, bir kısmının ise bilinçli olduğunu düşündüğümüz söz konusu haberlerdeki bu iddianın tamamen asılsız olduğunun bir kez daha altını çizmek isteriz. 

Proje değerlendirme ile proje üretme birbirinden ayrı işleyen süreçlerdir

Bu noktada, ikinci bir temel unsurun daha altını çizmek gereklidir: Her bir yönetmenlik, aynı zamanda kendi alanı ile ilgili dışarıdan başvuruları yapılan projeleri değerlendirme sorumluluğunu da üstlenmektedir. Ancak bu süreç, Ajans içi üretim sürecinden kesin bir şekilde ayrılmış ve standartları çok net belirlenmiş, şeffaf bir süreçtir.Ajansımıza başvurusu yapılmış projeler, ilgili sanat yönetmenliği veya direktörlük tarafından, uzman danışmanların da katılımıyla objektif kriterler doğrultusunda titizlikle incelenmektedir. İstanbul 2010 AKB Ajansı olarak başvuruları değerlendirirken dikkate aldığımız kriterlerin ana başlıkları temel olarak: İstanbul ile ilişikli olma, ilgililik, projenin sosyal ve uluslararası boyutunun bulunması, artistik değeri, hedef kitleye uygunluğu, İstanbul’a ve İstanbulluya sağladığı fayda, İstanbul 2010 AKB’nin tanıtımındaki rolü, Avrupa Kültür Başkenti programının misyon ve rolünü kamuoyuna aktarmak, sürdürülebilirlik ve geliştirilebilirlik kriterlerini kapsamaktadır.İnceleme sonuçları, uzmanların görüşleri ile birlikte değerlendirilmek üzere Ajansımız Yürütme Kurulu’na sunulmaktadır.Projeler, ilgili Yönetmenlik veya Direktörlüğün inceleme ve görüşleri ışığında, Yürütme Kurulu tarafından İstanbul 2010 AKB Programına uygunluğu ve bütçe olanakları ile ele alınarak değerlendirilmektedir.  Yürütme Kurulu onayını alan projeler, Bütçe Komisyonu tarafından görüşülüp, Ajansımızın projeye vereceği maddi desteğin karara bağlanmasının akabinde proje sahibi ile sözleşme imzalanmaktadır. Bütçe Komisyonu’nun projeyi karara bağlaması ve sözleşme imzalanana kadar proje değerlendirme süreci devam etmektedir. Yapılan başvurular ancak ve ancak bu safhalardan geçtikten sonra İstanbul 2010 AKB Projesi olarak nitelik kazanabilir.Dolayısıyla, proje üretimi ve değerlendirmesi birbirinden bağımsız işleyen süreçlerdir ve İstanbul 2010’un yönetmen ve direktörleri, iki süreci birbirinden bağımsız olarak yönetme yetkinliğindedir. Fonlanan projelerin yüzde 78’lik bir bölümünün dışarıdan projeler olması da Ajansın kendi projelerine pozitif bir ayrımcılık yapmadığının en güzel göstergesidir.

 Saygılarımızla,  İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BİR NEDİM SABAN, İKSV(GÖRGÜN TANER) SAVAŞI

27/10/2009 · Kategori: Projeler Hakkinda Yorumlar

İKSV'nin 2010 rezaleti!

          IŞIĞIN OĞULLARI İLE KARANLIĞIN OĞULLARININ SAVAŞI
  
Bir oyuna gittiğinizde, seyirci ışıkları söndüğünde...
Daha beşinci dakikada içinize bir sıkıntı çöktüğünde...
Çocukken uyumak için anneniz size köydeki koyunları saymanızı öğütlemişken, bu kez siz uyumamak için son girdiğiniz denizdeki denizanalarını, evinizdeki yemek takımının bıçaklarını saymaya başladığınızda...
Yanınızdakine çaktırmadan saatinize baktığınızda, cep telefonunuz kapalı mı gibi bakar gibi yapıp aslında oyunun bitimine kaç dakika kaldığını hesapladığınızda,
IŞIĞIN OĞULLARI İLE KARANLIĞIN OĞULLARININ SAVAŞI'nı veriyorsunuz demektir.
....
Aslında bir oyunu alkışladığınız gibi, yuhalama hakkına sahip olduğunuzu unutmamalısınız.
Ama lokantada şarap tadarken şarabı geri yollamayan kibar hanımlar ve beyler gibi, oyundan yarıda çıkmayı bile garipser,karanlıkla savaşırsınız adeta.
....
Hele karşınızda İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi, karanlığa karşı ışıkla savaşan, kültür dostu bir vakıf varsa...
Onlara bir şans daha vereyim dersiniz!
Ben onların ışığın oğulları ile karanlığın oğullarının savaşındaki mücadelelerinde pekçok şans verdim.
Ama imza attıkları son  rezaletten de yirmibeşinci dakikada  ayaklarımı vura vura çıktım.
....
İKSV'nin son tiyatro festivallerinde de içe kapandığını gözlemlemiştim. Özellikle yurtdışından getirttikleri oyunların kalitesi gittikçe düşüyordu. Tiyatro dünyası   tavırlıydı, hatta birkaç dergide bu konuda yazılar, bazı sanatçıların görüşleri de  çıkmıştı. Ben dünyanın pekçok festivalinde oyunlar izlemiş şanslı vatandaş olarak tiyatro festivalinin ruhunu yitirmesi, alternatif olmaya çalışırken amatörleşmesi meselesinde  sessiz kaldım.
Belki maddi koşullar el vermiyordurr diye düşündüm. Kaldı ki, her yıl yapılan festivalin iki yılda bir yapılıyor olması bile koşulsuzlukların göstergesiydi.
Ancak, biraz araştırıca vakfın  gittikçe içe kapandığını, danışmanlarına danışmaktan vazgeçtiğini, ısrarla aynı kişilere adeta  ısmarlama işler yaptırtarak kendisini bir kısır döngüye sürüklediğini gözlemledim.
Kızamadım yine de. Sonuçta her festivalin bir karakteri vardır. Gitmeyiz, görmeyiz, olur biter dedim kendi kendime.
Ya da, alternatif festivallerin oluşumuna destek veririz. Sanat kısır döngüyü zaten mayasında barındırmayacağı ve sisteminden kusacağı için, bu sinerji daha heyecan verici oluşumları yaratacaktır. 
....
Ancak işin içine 2010 gibi iddialı bir söylem girince, sabrım taştı doğrusu!
Rumelihisarı'ndaki Işığın Oğulları Sefaleti'nin Avignon, Barcelona ve Atina'dan sonra İstanbul'da oynandığı tamamen aldatmacadır.
Amerikalılar wishful thinking diyorlar. Eee biz de, aldatmaca demeyelim de, keşke olsaydı, diyelim bari!
Bu oyun sözkonusu festivallerde,  hastalık (!!!) bahanesiyle sergilenmemiştir.
Zaten sahnelenseydi, şarabı geri göndermek cesaretini bulan Avrupalılar, bu çalışmayı, daha doğrusu çalışmamayı yuhalarlardı.
İkinci aldatmaca, oyunun program dergisinde yazdığı gibi  75 dakika olmasıdır. Sözkonusu müsamere prova edilmediği için, 75 dakika olduğu sanılmıştır.
Benim 25. dakikada kurtulduğum işkence, ben kendi kendimi azad ettikten sonra  80 dakika daha sürmüştür. Yani toplamda  105 dakikadır.
İKSV gibi ciddi bir kuruluş,  2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin halkına daha zamanlamasını bile bilmediği bir oyun projesi sunuyor. Yahu Avignon, Barcelona ve Atina'da saatler mi bozuktu?  Hani orada oynamıştınız? Bir zahmet saat tutup, Türkiye'deki program dergisine de yazıverseydiniz...
.....
Nuri Çolakoğlu/Dikmen Gürün gibi iki  değerli kişinin  bu projeye niye imza attıklarını çok merak ediyorum doğrusu.
Daha önce İstanbul'a getirdikleri  SEAS projesi de son derece tartışmalıdır  çünkü projenin uluslararası küratörü paraya para demeyen ve daha çok ticari beklentileriyle öne çıkan bir figürdür. (Bu kişinin portresini ve projenin ayrıntılarını ayrıca yazacağım)
Üniversitelerarası Tiyatro Şenliği deseniz,  bunun için 2010'a gerek yoktu, zaten ODTÜ ve BOĞAZİÇİ, yıllarca en coşkulu şenliklere imza atmıştı. 
Prof. Gürün'ün, tiyatromuza katkılarını azımsamak için kara cahil olmak gerek.Türk Tiyatrosu yeni Dikmen Gürün'leri kolay kolay yaratamaz.    Ancak şahsen ben, şu anda 2010 ajansının kimlere teslim edildiğini de araştırmış bir kişi olarak,  neden Çolakoğlu'ndan sonra direndiğini ve hangi projeleri geçmediği için istifa ettiğini çok merak ediyorum.
Bir de, geçmeyen projeler, "Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı gibi" idi ise,  tiyatro eleştirmenlerinin oyunlardan sonra birbirlerine söylediği sözü tekrarlamak isterim: "Allah başka zeval vermesin", "En kötü günümüz böyle olsun"!               
....
Gelelim oyundan niçin çıktığıma?
Siz bir okuma tiyatrosunu, performans diye yıtturmaya çalışır, benim çocukluğumun "Jules ve Jim" filminin  yıldızı Jeanne Moreau'yu ihtiyar masalcı olarak karşıma oturtarak, dramaturjisi "savaş kötüdür"den öteye gitmeyen yüzeysel  bir metni barkovizyondan yansıtmaktan utanmazsanız, ben o oyundan çıkarım. 
Kaldı ki, Cüneyt Türel'e ilk tiradı ezberletip, ikinci tiradı okutur, üstelik orada bile Türkçe ustasının dilinin   provasızlıktan sürçmesine neden olursanız, "Kara Tavuk" oyununda devleşen oyuncunun gözümden düşmemesi için  ayaklarımı vura vura çıkarım. ( Keşke yanımda birkaç tane yüksek topuklu hanım olsaydı da, topuklarını vura vura birlikte çıksaydık. )
Evrensel mesaj verme uğruna Türk ile Fransızı, Filistinli ile İsrailliyi bir araya getir, şakacıktan  bir ağıt söylet, barkovizyonun durması gerektiği zaman teknisyenin kocaman elini ışığın önüne getirecek kadar ilkel bir teknik ham hum şorolop numarasıyla, bize performans sanatı numaraları yap.
Vallahi Amos Gitai'nin büyük bir film yönetmeni olduğu zaten şehir efsanesidir. Tiyatrodan da , performanstan da ömür boyu uzak durmalı,  hele İstanbul'u  halen terk etmediyse, bir köşede şiş kebap filan yiyorsa, acilen terk etmelidir.
....
Bu yazı, 2010 için bir tartışma zemini başlatacaktır mutlaka.
Ama bu performans için harcanan para yerine, 2010 Kültür Başkenti'nde hala Maslak'ta fuhuş yapmak zorunda kalan hayat kadınlarının performanslarına bakılsa ve ödenekler oraya aktarılsa çok daha iyi olur düşüncesindeyim.
Geçen hafta Urla'da Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin düzenlediği 3. Tiyatro Buluşması'na katıldım. 48 derece sıcaklıkta Turgay Tanülkü'nün söylediği bir söz beni çok etkiledi.  "Fahişeden büyük oyuncu var mı? Zevk almadığı zaman bile karşısındakini erkek gibi hisettirir. Onlar en büyük emekçilerdir!"
2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin ödeneklerinden  prova yapmak,program dergisine oyun süresi yazmak, ezber yapmak gibi dertleri olmayan emeksizlerin nemalanması  yerine, şehrin gerçek sahibi olan en büyük emekçilerin nasiplenmesi dileğiyle...      
 
Nedim Saban
2 Ağustos 2009

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!